By LaNeT | Nisan 22, 2008 - 11:23 pm - Kategori İslam - Din

Şeyh-ül-islâm Zekeriyyâ “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’an-ı kerimde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasaydı ve mezhep imamları kapalı olarak bildirilenleri açıklamasalardı, bunları hiçbirimiz anlıyamazdık. Meselâ Resûlullah, abdest nasıl alacağımızı hadis-i şerifleri ile bize bildirmeseydi, nasıl abdest alacağımızı Kur’an-ı kerimden çıkaramazdık. Namazların kaç rekât oldukları ve orucun, haccın, zekâtın hükmleri ve keyfiyyetleri ve nisap miktârları ve şartları ve farzları ve sünnetleri, Kur’an-ı kerimden çıkarılamazdı. Kur’an-ı kerimde mücmel olarak bildirilen hükmlerin hepsi böyledir. Yâni, bunlar hadis-i şeriflerle bildirilmeseydi, hiçbirini anlayamazdık. Din âlimleri ile mücâdele etmek, nifâk alâmetidir. Çünkü âlimlerin delîllerini ibtâl etmek, red etmek için uğraşmaktır. Nisâ sûresinin kırkaltıncı âyetinde meâlen, (Onların îman etmiş olmaları için, aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hakem yapmaları ve vereceğin hükme râzı olmaları, teslim olmaları lâzımdır) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Resûlullahın hükmünden, islâmiyetin emrinden sıkıntı duyanlarda îman olmadığına alâmettir. Peygamberlerin hepsinin dinleri ihtilâflı, hattâ birbirlerine zıd hükmleri bulunduğu hâlde hepsine îman ve tasdik etmemiz lâzımdır. Böyle olduğunu âlimlerimiz sözbirliği ile bildirmişlerdir. Mezhepler de, bunun gibidir. Müctehid olmıyanların, mezhepler arasında ayrılıklar bulunduğunu gördükleri hâlde, hepsine îman ve tasdik etmeleri lâzımdır. Müctehid olmıyan birinin, bir mezhebi hatâlı görmesi, o mezhebin hatâlı olduğunu göstermez. O kimsenin hatâlı olduğunu, anlayışının kıt olduğunu gösterir.

(Mü’min) ve (Müslim) ve (Müslimân) demek, Allahü teâlâ tarafından, Muhammed aleyhisselâm vâsıtası ile, insanlara bildirilmiş ve islâm memleketlerine yayılmış din bilgilerine inanan, kabûl eden kimse demekdir. Bu bilgiler Kur’ân-ı kerîmde ve binlerce hadîs-i şerîflerde bildirilmişdir. Bu bilgileri, Eshâb-ı kirâm Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” işitmiş, (Selef-i sâlihîn) de, ya’nî Eshâb-ı kirâmdan sonra, ikinci ve üçüncü asrlarda [yüzyıllarda] gelen islâm âlimleri de, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veyâ bu işitenlerden işiterek kitâblarına yazmışlardır. Sonra gelen islâm âlimleri, Selef-i sâlihînin kitâblarındaki bilgileri başka başka açıklamışlar, birbirlerinden ayrılmışlar, ma’nâları açık bildirilmemiş, inanılması lâzım bilgilerde, yetmişüç ayrı fırka meydâna gelmişdir. Bunlardan yalnız bir fırkası, bu açıklamaları yaparken, kendi düşüncelerini, görüşlerini karışdırmamış, bir değişiklik ve ekleme yapmamışlardır. Bu doğru îmânlı fırkaya (Ehl-i sünnet) veyâ (Sünnî) denir. Şübheli âyetleri ve hadîsleri yanlış te’vîl ederek i’tikâdı bozulan yetmişiki fırkaya (Bid’at) veyâ (Dalâlet) fırkaları yâhud mezhebsiz denir. Bunlar da müslimândır. Fekat (Sapık) yoldadırlar.

Bu yazıyı düzenle on Salı, Nisan 22nd, 2008 at 23:23 and is filed under İslam - Din . Bu yaziya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. You can yorum yapabilirsiniz, ya da kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.

Yorum Yapın

Önemli NOT: Yapılacak uygunsuz ve konu ile alakasız yorumlar sitede yayınlanmadan silinir.

Keywords: MEZHEBİN ÖNEMİ, SAPIK FIRKALAR